Almanya

Berlin: Avrupa’nın Elit İstanbul’u (Bir de bonus:Potsdam)

Berlin, benim için ikinci ev gibi. Bir kere şehirde ciddi bir Türk nüfusu var, şehir asla küçük değil ama kalabalık yok, düzenli, temiz, insanı enfes, özel bir tarihi birikime sahip. Herkesin mutlaka yaşaması gereken farklı bir kültürü var. Diğer Avrupa şehirleri gibi birbirini tekrarlamıyor, farklı bir tecrübe. Neden mi? Anlatacağım. Öncelikle, en önemli konu. 

Ne zaman gitmeli?

Berlin’de yazlar serin, Ekim-Nisan arası az serin, kış ayları aşırı soğuk. Bakın, soğuktan kastım kutuplarda daha az üşümüştüm, öyle diyeyim. Yani aslında 9 ay kış gibi bir şey. Biz niye Ocak’ta gittik? Bunu bindiğimiz her taksi şoförü de merak etti ve sordu. Burada akrabanız mı var? Hayır. Niye geldiniz o zaman bu soğukta? Çünkü ucuz ve sakin, çünkü gezgin olunca kafa yapısı şöyle oluyor: Bilet ve konaklamayı ucuza getireyim, iyi yemek yiyeyim, arttırdığımla başka bilet alayım. Bu hep anlatmaya çalıştığım şey. Yani evet çok üşüdük, ama yaşıyoruz hala. Tek önerim içlik almanız olur. Yazın giderseniz Biergarten ve parkların tadını çıkartırsınız, o ayrı.

Berlin’e dolu dolu 3 gün ayırmak lazım. İlaveten gitmişken Potsdam’ı da görmenizi öneriyorum, 4 tam gün ideal olacaktır. 

Ulaşım: 

Biz Berlin biletini 5 ay önce yurtiçi fiyatına aldık THY kampanyasından. Kışın gitmek fiyatlarda ciddi indirim sağlıyor kuzey Avrupa’ya. Kabin bagajıyla seyahat da artık fiyatları çok fark ettiriyor.

 

Berlin Tegel Havaalanı’ndan şehir merkezine ulaşım: 

Havaalanından 128 nolu otobüsle Kurt-Schumacher Platz durağına gelip buradan şehir merkezi olarak geçen Mitte civarındaki duraklardan birine gitmek için U6 nolu hattı kullanabilirsiniz, toplam 4 EUR civarında maliyeti var ve 20 dakikada merkezdesiniz. Taksi de benzer sürede 30 EUR kadar tutuyor.

 

Konaklama: 

Kalacak yeri Booking’den ve Expedia’dan inceleyip ayarladık, Berlin merkezi Mitte diye geçiyor, adam başı metro durağı var, otelimiz Checkpoint Charlie’nin yanında idi, tertemiz ve kocaman odalıydı ve fiyatı yine çok uygundu (Mercure Hotel 4 yıldızlı Schützenstrasse) Mitte civarında çok fazla alternatif var, Friedrichstrasse, Stadt Mitte ve Kochstrasse duraklarına yakın otel ararsanız rahat edersiniz.

 

Berlin’de otelde kahvaltı almayın, çünkü çok gelişmiş bir brunch kültürleri ve harika cafeleri var, ayrıca anlatacağım. 

 

Metro: 

Berlin’e grup olarak gidiyorsanız, 5 kişiye kadar toplu tek bir metro bileti alıp A ve B bölgelerini günlük-üç günlük gibi seçeneklerle sınırsız metro ile gezebiliyorsunuz, metro sistemi kolay ve çok efektif. Bu bilet 23.5 EURO, kişi başı 4.5 EURO ediyor, günde 20 kere bile metro kullanabilirsiniz. Hatta bu işi havaalanından alıp havaalanından ulaşımı da bunun içinde halledebilirseniz çok tasarruflu olur. Taksiler biraz tuzlu, ama onun da zevki başka-Türk muhabbeti:) Metro soğukta şart. Friedrichstrasse metrosunu ana durak alın, buradan her yöne gidebilirsiniz. Metro haritası da her durakta asılı.

 

Dil Konusu: 

Berlin, dil bilmeyenler için de ideal. Adım başı Türk ve aşırı yardımcı oluyorlar. Şehir dümdüz, kaldırımlar bizim caddeler kadar, her Berlinli aksansız anadili gibi İngilizce biliyor. Metrolarda, müzelerde Türkçe seçeneği var ki en iyisi bu. Eh daha ne olsun, bunların hiçbiri olmadı mı, yükleyiverin maps.me uygulamasını, indirin Berlin haritasını, yükleyin içine benim yazdığım ve yazacağım yerleri, Internetiniz olmadan da tüm yolları kolayca bulun.

 

Berlin’de Görmeden Dönmeyin Diyeceğim Yerlerin Listesi:

 

Berlin, bazı Avrupa şehirleri gibi kendine bir anda aşık etmiyor, (Prag, Kopenhag, Londra, Barselona gibi) yavaş yavaş sevip, farklı yüzlerini keşfettikçe iyice bağlanıyorsunuz. Tabii tarihi yerler genellikle Nazi Almanya’sı ya da 2. Dünya Savaşı sonrası paylaşılan Almanya’da yaşanan Soğuk Savaş Dönemi’nin izlerini taşıyor. Bunları anlayabilmek için de biraz o dönemleri hatırlamak, okumak gerekiyor. Berlin, önce Prusya, sonra Alman İmparatorluğu’nun başkenti olmuş, Nazi Almanyası’nın merkezi, sonra da Amerika-Sovyetler arasındaki çekişmenin kalbi olmuş şehir. 

2. Dünya Savaşı’ndan Nazi Almanya’sının yenik çıkması ile Almanya; Sovyetler, ABD, Fransa ve İngiltere arasında paylaşılıyor. Almanya haritasına bir + çizin, Fransızlar güneybatıyı, İngilizler kuzeybatıyı, Sovyetler kuzeydoğuyu, ABD ise güneydoğuyu alıyor. Berlin ise, normalde Sovyetlerde kalan, ancak yine 4 ülke arasında paylaşılan tek şehir. Sovyetler, Berlin’in çevresine sahip. İlk zamanlarda tüm Berlin halkı istedikleri gibi Berlin’in bölümleri arasında rahatça dolaşabiliyor. Sovyetler ilk olarak Amerika ve müttefiklerini ablukaya alarak düşürmeyi deniyor, amaçları Berlin’in tamamını ele geçirmek. Ancak Amerika hava desteği ile bölgeye tutunmaya devam ediyor. Sovyetler bir türlü başaramıyorlar amaçladıklarını, bu arada 1949 yılı olmuş ve ABD destekli Batı ile Sovyetler toprağı doğu arasında yaşam standartları giderek farklılaşmakta. O dönem pek çok Doğu Berlin’li, iş imkanları daha iyi olduğu için Batı Almanya’ya göçüyor. Bunun üzerine nitelikli nüfusu kaybettiğini gören Sovyetler 1961’de duvarı örüp geçişi engelliyor. Sonrasını filmlerden biliyorsunuz: dikenli teller, mayınlar, dramlar, acılar. Geçiş için üç kontrol noktası bırakılıyor ki biri şu an turistik bir simge olmuş Checkpoint Charlie. Hatta hatırlayanlar olabilir, Sovyetler bir Amerikalı’nın geçişine izin vermediğinde neredeyse iki devlet savaşa girecekti. 1980lerin sonlarına gelindiğinde Sovyetler’de önemli değişiklikler olur, soğuk savaş dönemi biter ve Gorbaçov Doğu Almanların kendi bölgelerinden çıkma özgürlüğünü geri verir. Halklar buluşur, hep beraber duvarı yıkar, bu utanç dönemi biter.

Şimdi, şehre ilk kez gelenler, merkez olarak bir taraflarına Brandenburger Tor’u, diğer taraflarına Alexanderplatz’ı alıp sağlı sollu ilerlediğinde, Yahudi Soykırım Anıtı, Reichstag, tüm müzelerin bir arada bulunduğu Museuminsel, Berliner Dom, Gendarmenmarkt, Checkpoint Charlie gibi turistik noktaları ve bulundukları Mitte bölgesinin ara sokaklarını gezebilir.

Brandenburger Tor: Şehrin simgesi ünlü kapı. Arkasında boylu boyunca Berlin’in en büyük parkı Tiergarden uzanıyor. Bir tarafında Alman Parlamentosu Reichstag, diğer tarafında ise yürüme mesafesinde Yahudi Soykırım Anıtı mevcut. Şehrin yıkılmadan kalmayı başarmış giriş yapısı, duvarın yıkılma anında arka fon, bu nedenle dünyada barışın simgelerinden biri.

Reichstag: Parlamento Binası, duvarın hemen bitiminde Batı tarafında kalmış, cam kubbesinden Berlin manzarası ile ünlü. Giriş ücretsiz, ama gireceğiniz günden iki gün önce internetten rezervasyon yapmanız gerekiyor. Randevu saatiniz onaylandığında, o saatten 15 dakika önce güvenlikten geçip pasaportlarınızla içeriye alınıyorsunuz. Biz gezdik, açık söyleyeyim, Berlin böyle yukarıdan of vay be falan bir şehir değil, cam kubbe de öyle mimarlık harikası değil. Reichstag’ın en güzel kısmı, Hitler’in buraya hiç ayak basmamış olması, bununla acayip övünüyorlar.

Özetle bina turu, tam bir turistik aktivite, bence olmasa da olur. Rezervasyon yaptırmak isteyenler için linki buraya bırakıyorum.

https://www.bundestag.de/en/visittheBundestag/dome/registration-245686

Holocaust Anıtı: 2. Dünya Savaşı’nın bitişinin 60. yılında, 2006’da açılan Memorial to Murdered Jews of Europe, “Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı”, katledilmiş 6 milyona yakın Yahudi’nin anısına yapılmış. Sosyal medyada, insanların farklı boyutlardaki dikdörtgen prizmalar üzerinde gülerek poz verip eleştirildiği yer olarak hatırlayabilirsiniz. Brandenburger Kapısı’na çok yakın, yürüyerek görülebilir.

Berliner Dom: İşte, her şehrin bir Dom’u vardır ya, Bu da Berlin’in Dom’u. İçine girilip üst katlara tırmanılıp önündeli Lustgarden, Müzeler Adası, Televizyon Kulesi, hepsini görmek mümkün.

Müzeler Adası: Berlin’in en ilgi gören yerlerinden biri. Berliner Dom ile Brandenburg arasında tüm müzelerin bir arada olduğu yer burası.

Müzeuminsel’de Bizans dönemine ait sanat eserleri görebileceğiniz Bode Museum, Mısır tarihine odaklı Neues Museum, Yunan ve Roma döneminde ait sanat eserlerini görebileceğiniz Altes Museum , 19. yüzyıl sanat eserlerinin sergilendiği Alte Nationalgalerie ve en ünlü müze olan Pergamonmuseum bulunuyor. Bergama’dan Almanya’ya bir şekilde giden Zeus Sunağı ve Babil’in meşhur İştar Kapısı burada. Kendi eserimizi başka ülkede ziyaret etmenin acısı bağra oturmuşken diğer müzeleri de gezelim derseniz seçici olmak lazım. Berlin, alternatif kültürü kaçırmamak gereken sürprizli bir yer dedim ya, benim önerim her müzeyi gezip tüm günü harcamamak, Pergamon ve Neues Museum en güzelleri. Tüm müzelere ortak bilet alınıp girilebiliyor, yetişkin fiyatı 30 EURO.

DDR Müzesi: Benim favori müzem Dom’un arkasındaki DDR Museum. Duvar zamanı Doğu Almanların nasıl yaşadığını simulasyonlarla anlatan DDR, eğer tek müzelik yeriniz varsa alışılmışın dışında olduğu için görülmeli. Eşyalara dokunabiliyor, Batı-Doğu Almanya maçını langırtta oynayabiliyor, ekmek karnelerini ve halka satılan Sovyet ürünlerini görebiliyorsunuz. Burada bir es vereyim, müze Doğu Alman halkının yaşayışını anlatıyor, ama Sovyetlere aşırı çamur atılmış. Adamların süreçte berbat davrandığı ve yaptıkları hatalar net, ama biraz fazla taraflı gösterilmiş her şey.

Checkpoint Charlie: Duvar zamanı şehrin kontrollü geçiş noktalarından biri olan bölge, şu an turistik amaçlı korunuyor, sağında solunda Amerikan bayrakları tutan askerleri görebiliyorsunuz. Yanında bir de ‘Haus am Checkpoint Charlie’ müzesi mevcut, döneme ilişkin dökümantasyon ilginizi çekebilir.  Biraz ilerisinde ise Nazi terörünü anlatan ‘Topography of Terror’ müzesi var.

Alexanderplatz: Berlin halkının buluşma noktası. Buradan Mitte’nin ara sokaklarına dalabilir, tasarım ve marka butikleri gezebilirsiniz. Kaldırımlarda yürürken evlerin hemen hemen tamamının avluları olduğu dikkatinizi çekecek. İşte, şehrin gizli lezzetleri, cafeleri hep o avlularda. Mitte’de gezerken, Haus Schwarzenberg yazın Google haritaya, harika graffitileri olan bu küçük sokağı atlamayın.

Gendanmenmarkt: Burası da ünlü meydanlardan biri, Friedrichstrasse yakınlarında. Ünlü konser binası da burada bulunuyor.

East Side Gallery: Meşhur East Side Gallery için, dünyanın en büyük ve insan eliyle ortaklaşa yaratılmış açık hava galerisi diyebiliriz. Soğuk Savaş sonrası yıkılan Berlin Duvarı’nın 1316 metrelik parçası üzerinde tüm dünyadan sanatçıların, ifade özgürlüğünü, umudu, insanlığı ve savaş karşıtlığını anlattıkları graffitiler bulunuyor. Yılda 3 milyon insanın ziyaret ettiği açık hava galerisi, bence Berlin’de mutlaka görülmesi gereken yerlerin başında geliyor.

Bunlar dışında Berlin Şehir Kütüphanesi’nin muhteşem kapısını (Alexanderplatz yakınında), bizim Bağdat Caddesi diyebileceğimiz meşhur Ku’damm semtindeki yıkık kilise Kaiser-Wilhem’i (kilise ABD tarafından bombalanmış, renove edilmiş ama çatısı özellikle yaşananların hatırlanması için yıkık bırakılmış) gezebilirsiniz. Bir de benim gidemediğim, aklımda kalan Museum für Naturkunde var. Mutlaka zaman ayırın, biyoloji, ekoloji severler kaçırmasın.

Buraya kadar anlattıklarım Berlin’de her turistin görmesi gereken yerler. Ama asıl iş alternatif sokak kültürü ve yeme-içme işi. Nedir bu?

Berlin’de yaşayan herkesin buraya entegre olması, Türk, Çinli, Etiyopyalı. Hepsi ve Almanlar benzer hayatlar yaşıyor. Milliyetin bu kadar önemsiz olduğu ve insanların bu derece ayrımcılıktan uzak olduğu Avrupa şehri görmedim. Geçmiş acılar doğru sonuç vermiş. Genelde Avrupa şehirlerinde, herkesin bir bölgesi vardır, üç sokak arkası bambaşka bir dünyadır ya, Berlin’de tüm kültürler bir arada yalıyor. Bu da insana uçaktan iner inmez bir aidiyet duygusu, bir hafifleme hissi veriyor, paketin ambalajını yırttıkça içinden yeni kutular çıkıyor. Ama en büyük zevk taksiye binmek. Berlin’de ulaşım sistemi harika, ama taksilerin hemen hepsi Türklerde. İnanın en bilinmeyen yerleri öğreten onlar. Nerelisin ile başlayan muhabbet öyle tatlı oluyor ki yol bitsin istemiyorsunuz. Bu kültürü doya doya yaşamak için görmeniz gereken yerlerin başında Kreuzberg geliyor.

Kreuzberg: Malum, Kreuzberg Türk mahallesi. Ama son dönemde Berlin’in Kadıköy’ü olmuş durumda. Son dalga kahvecilerin yanında Türk dönercisi, önünde tavla atan Türk amcalar, hemen iki adım ötede sabaha karşı eğlencenin tavan yaptığı klüpleri deneyimlemek, ara sokaklarda graffiti avına çıkmak çok zevkli.  

Prenzlauerberg: Burası meşhur Kapitalismus müzesinin olduğu semt. Mitte’nin devamı. Tasarım dükkanlar ve çok iyi canlı müzik yapan rock ve jaz barlar var. Ben burayı da gidip bir gezin derim. Seveceksiniz. Benzer bir keşif turu Neuköln’e de yapılabilir, burası da Kreuzberg’in devamı.

Berlin Yeme-İçme Rehberi

Bence yeme-içme kısmı Berlin’e gelmek için başlı başına bir sebep. Hep anlatmak istediğim iç içe geçmiş kültürler bu konuda harika bir sonuç çıkarmış ortaya. Kahveciler ayrı güzel, biracılar ayrı. Aşağıda size özel listemi çıkardım.

Kahvaltı mekanları:

House of Small Wonder: (Müzeler Adası’nın arka tarafında, Friedrichstrasse metrosuna yakın) Burası daha ilk girişte dekorasyonu ve ortamıyla gönülleri fethediyor, sonra göz yumurtalı muhtelif seçenekleriyle mutlu ediyor.

Father Carpenter: En en sevdiğim. Mitte merkezde, Berliner Dom’a yakın, bir avluda saklı. Ekmek üstüler harika, kahvesi aşırı beğeniliyor.

Roamers: Berlin’in en trendy kahve-kahvaltıcılarından. Yeni gelişen Neuköln’de.

Silo Cafe: Friedrichshein bölgesinde, lokallerin tercih ettiği oldukça iyi bir kahvaltı mekanı daha. Şehrin en iyi kahvecilerinden.

Biracılar:

Berlin’in özelliklerinden biri de Biergarten olayı. Kocaman bahçeli buluşma noktaları buralar.

Prater: Benim favorim, Berlin’in en eski bira bahçesi, 1837’den beri hizmette, bir klasik. Yazın bahçe, kışın iç mekanda tam uzun uzun yiyip içmelik. Herkes rahat, basit ama güzel giyimli, sıcacık bir mekan. Schniztzeli incecik, patatesleri harika. Birada Hell deneyin, ben bile sevdim (bira içmem de)

Cafe Neuensee: Yaz olsa Berlin’in en tatlı yeri, Tiergarten’in içinde, gölün kenarında. Kışın bira bahçesi kapalı, restoran kısmına göz atılabilir.

Golgatha: Batı Kreuzberg’de harika bir park olan Victoriapark var, içindeki şelalesi ile ünlü, tabii ki yazın keyifli, işte Golgatha bu parkta yer alıyor. Ben yazın gittiğimde uğramıştım, net tavsiyedir.

Berliner Kindl bulduğunuzda affetmeyin, içimi çok rahat bir bira.

Bunlar dışında,

Bana gezinin sürprizi: Tacikistan Çay Salonu– Burası Berlin’de değil, herhangi bir ülkede gittiğim en değişik yer. Aman kaçırmayın. Dekorasyon, ortam, içeri ayakkabı çıkarılıp girilmesi, Rus çayının yanında ikram edilen harika yancılar ve votka enfes. Burası’da Mitte’de bir avluya saklı, yer bulmak için ciddi sıra bekliyorsunuz.

Hamburger için: Kreuzberg’de Kreuzburger ve Burgermeister

İlla Türk yemeği derseniz: Mustafa Gemüse Kebap (biz yemedik, ama dönerini çok övdüler. Almanlar dönere bayılıyor) ve Hasır Restoran. İkisi de Kreuzberg’e yakın.

Currywurst için: Benim en sevdiğim yemek. Sosisli yani. Domuz olmayan seçenekleri de var. Curry 36 (Kreuzberg) Konnopke’s Imbiss (Prenzlauerberg Mauerpark yanı) ve Witty’s (Friedrichstrasse) en iyi adresler.

Bonus: Japon Burgerci Shiso

İlla Pizza diyorsanız, sağolsun Türk taksiciler sayesinde keşfettik: Kreuzberg’e yakın Paul-Linkne caddesinde Zola. Ben Napoli’de yediğim son pizzadan sonra pizza beğenmem, ama denenebilir.

 

Berlin’e gitmişken görmeden dönmeyin: Potsdam

Berlin’e gidince bence Potsdam’a uğramadan dönmek olmaz. Potsdam, Berlin’e 40 dakika mesafede bir şehir. Şatolar ve saraylar şehri. S1 metrosunun bağlandığı şehir merkezindeki herhangi bir duraktan ABC zonu bileti (AB değil, çünkü Potsdam C zonunda) alıp trenle kolayca ulaşabilirsiniz. Potsdam’da nereler görülmeli anlatacağım. Burayı özel yapan şey Park Sanssouci ve bugün onun hikayesini yazmak istiyorum. Anlatacağım saray, Prusya Kralı Büyük Friedrich tarafından 1750’lerde yazlık saray olarak yaptırılmış, Berlin’in Versay’ı olarak geçen, UNESCO kültür mirası listesinde ve Avrupa’nın en çok ziyaret edilen saraylarından biri. Park’ta 5 adet farklı amaç ve mimarilerde yapılmış saray var. Zaten park o kadar büyük ki tüm saray ve bahçeleri ancak bir tam günde gezebilirsiniz. Buraya aslında yazın gelmek lazım, görebileceğiniz en yeşil ve bakımlı park olduğu görüşündeyim, küçük çocuğu olanlar, yürümeyi sevenler, huzur arayanlar Berlin’den atlayıp gelsin derim.

Hikayeye gelirsek, Kral Friedrich sanat ve felsefe ile ilgileneceği, saray işlerinden kaçıp keyif yapabileceği Berlin’e yakın bir saray istiyor, Postdam bölgesinde bu arazileri buluyorlar. Sanssouci Fransızca bir kelime, çevirisi dertsiz, kaygısız demek. Kralın sarayı yapmak istediği yerin yanında tarihi bir değirmen var ve bir kadın işletiyor. Kadınla önce kralın adamları konuşuyor, çıkmaya ikna edemiyorlar. En son Kral gidiyor ve kadına sen benim kim olduğumu biliyor musun, ben Prusya Kralı Büyük Friedrich’im diyor. Kadının verdiği cevap tarihe geçiyor: “Evet biliyorum, ama Berlin’de de hakimler var. Ben onlara güveniyorum.” Şimdi bu hikayenin tam doğruluk derecesini bilemiyorum, ancak ben kendi gözlerimde sarayı ve yanındaki tarihi değirmeni gördüm.

Sanssouci Parkı’nın içinde  Sanssouci Sarayı, tarihi değirmen, en sona kadar yürürseniz bitiminde ihtişamlı Neues Palais, arada sağlı sollu Chinese Haus, Drachenhaus ve Charlottenhof Sarayı var. Parkın tümünü yürümek ve tarihi yapıların içlerini gezmek oldukça zaman alıyor. Kışın gitmenin dezavantajı heykellerin koruma amaçlı kapatılmış olması. Potsdam’ı ve bu parkı yazın yemyeşilken görebilmeyi çok isterdim. Hele ki bisikletle gezmeyi. Potsdam, Berlin zenginlerinin sayfiye şehri, her yerinden asalet ve düzen akıyor.

Parkı gezdikten sonra şehrin merkezine döndüğünüzde istasyon ve Nauener Tor arasında kalan uzun sokakta sağlı sollu kiliseler, güzel evler ve tatlı cafeler var. Bu bölgenin yıldızı ise Hollandisches Viertel (Hollanda Mahallesi), birebir kırmızı tuğlalı Hollanda evleri ve düzgün kaldırımlı sokaklarıyla huzurun adresi burası. Biz ne yazık ki vaktimiz az olduğu için Nauener Tor’dan geçip şehrin diğer tarafını yani Cecilienhof Sarayı’nın olduğu bölgeyi gezemedik. Bölgeyi Berlin’e bağlayan ve tarihte Casuslar Köprüsü olarak geçen meşhur Glienicker Brücke’de bu tarafta. Hani, Tom Hanks’in oynadığı aynı adlı filmi olan köprü. Hatta Almanya’nın ilk filmleri de burada çekildiği için bir Film Müzesi dahi var şehirde. Vakit biraz daha fazla, günler uzun olmalı ki bir günde tamamı görülebilsin. Giderseniz, bu yazdıklarımı da not edin derim. Bir de pastaneler harika. Tam keyif yapmalık süper kahveciler ve fırınlar mevcut.

Benim gözümden Berlin’i okudunuz. Burada geçen yerleri benim gözümden görmek isterseniz, aşağıdaki fotoğraflara göz atabilirsiniz. 

Sevgiler,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.