Yunanistan

Mora: Yunanistan’ın Az Bilinen Güzelliği

Herkese merhaba,

Son yıllarda Yunanistan’a, özellikle de belli başlı adalarına artan Türk akınları nedeniyle çok sevdiğimiz bölgede yeni yerler arayışına girdim ve son keşfim Peloponnese (Mora) yarımadası oldu. Hani haritada yarımadanın en güneyinde M harfi şeklinde olan ve yerlilerin Mainland dediği yüzü Girit’e dönük bölge. Yazı, oldukça geniş bir bölge olan Mora’nın sadece Deep Mani dedikleri bölümünü kapsıyor.

Eğer siz de bir tişört, şort, bikini ve terlikle her gördüğüm güzel koyda yüzeyim, mümkünse etrafımda insan kalabalığı olmasın diyor, iyi yemek, doğal insanlar arıyorsanız ve bir de bütçenizde delik açılmasın derdindeyseniz tam doğru yerdesiniz.

Unutmadan, Mora küçük çocuklu aileler için de güvenli ve rahat bir rota, ancak çocuğu tatil köyünün çocuk kulübüne bırakayım da havuzda takılayım derdindeyseniz Mora’yı unutun.

Özetle, bu yazıda bulamayacağınız konular: Gece hayatı, kulüpler, partiler, havalı plaj partileri, şık şıkırdam giyinmiş güzel kadınlar, marka satan butikler…

Biz, bu geziyi 2018 Ağustos ayında yaptık. Mora yarımadasına ulaşım kolay. Atina’ya sabah uçağı ile gidip havaalanından araba kiraladığınızda Mora’da üs olarak konaklamanızı önereceğim Limeni kasabasına ulaşmanız 3,5 saat. Yani öğle saatlerinde muhteşem bir denize kavuşmuş oluyorsunuz, üstelik çok zevkli bir araba yolculuğu ile.

Araçla izlemeniz gereken rota Atina Eleftherios Havaalanı’ndan otoyola katılıp sırasıyla Korint, Nemea, Tripoli, Sparti ve Skala kasabalarını geçmek. Nafplio şehrini de mutlaka görün diyordu yabancı kaynaklar, burası 1800lerin başında Yunanistan’ın ilk başkenti imiş, büyük bir liman şehri. Beni çok açmadı, es geçtim.

Yolla ilgili iki önemli nokta:

  • Neredeyse 10 dakikada bir paralı geçiş var, bu biraz tatsız hale getiriyor yolculuğu, zira hem sürekli durmak gerekiyor hem de üç beş diye diye toplam 22 EURO gibi bir ödeme yaptık yol boyu.
  • Korint Kanalı’nda mutlaka durun ve köprüde fotoğraf çekin. (otoyoldan ayrılmanız gerekiyor, ama görmeden dönmeyin).

Rota 
Atina Havaalanı-Korint Kanalı 110 km
Korint Kanalı-Limeni 190 km
Limeni-Areopoli 5 km
Limeni-Gythio 25 km
Limeni-Gerolimenas 28 km
Limeni-Elafonisos 125 km
Elafonisos-Monemvasia 40 km
Monemvasia-Atina 290 km
TOPLAM 813 km

Mora yarımadasında gitmenizi önereceğim tüm kasabaları görmek için 4 gün yeter. Dönüşte bir günde Atina’da takılayım Plaka’da gezineyim derseniz Çarşamba sabah gidiş Pazar akşam dönüş seçeneği tam size göre. Yalnız Plaka’nın esnaf lokantaları bölgesindeki döner bizimkine pek benzemiyor, tatmadan önce bir daha düşünün 🙂

Şimdi benim önerim basit: Limeni’ye kadar araçla gelin, doğrudan Limeni Inn Boutique Hotel’e doğru sürün aracı ve kendinizi Eva’nın kollarına bırakın…

http://www.booking.com/Share-lCe6yh

Aslında Limeni’de en iyi otel şu:

http://pirgosmavromichali.gr/en/

Ama oldukça pahalı, gene de bütçeniz uygunsa bakın. Avrupa’da en iyi butik oteller listelerine girmiş bir otel bu, bütün olay denize sıfır şezlongları, ama Limeni baştan uca 15 dakikalık bir yürümeyle biten bir kasaba ve herkes aynı denizi her noktadan görebiliyor. İşte Limeni’yi bir sağdan bir soldan çektim, böyle bir güzellik…

Biliyorum ki denizden önce karnınızı doyurmak istiyorsunuz, Mora Yarımadası’nda nerede ne yiyelim yazımı da devamında okuyabilirsiniz.

Limeni’de güzel bir yemek sonrası çok keyifli bir deniz sizi bekliyor, alabildiğine yüzülesi. Öyle uzun kumsal beklemeyin, sadece bir iskele ve evlerin araları var, insanlar o kadar rahat ki, havlularını ve terliklerini kenara koyup giriyorlar denize. Çıkışta da deniz gören salaş kafelerde frappe içebilirsiniz. Bizim grubun genel görüşü, Yunanlıların kahvede bir numara olmadığı, ne yazık ki hayatında kahve içmemiş biri olarak yorum yapamıyorum bu konuda.

İlk gecemizi Limeni’ye 5 km uzaklıktaki Areopoli’de geçirmemizi önerdi Eva. Areopoli, Limeni’nin yaylası gibi, dağın tepesinde bir kasaba, zaten Areopoli “yukarı şehir” demekmiş. Umulmadık bir hareketlilik, tüm çevre kasabalar buraya akın etmiş, Alaçatı’nın 10 sene önceki bozulmamış hali, küçük dükkânlar, arnavut kaldırımlı sokaklarda taburelerinde yemek yiyenler, meydanda sirtaki, tam hayallerdeki Yunanistan. Mutlaka görülesi, hatta biz o kadar sevdik ki yarımadanın diğer tarafına geçmeden önce bir gece daha geldik.

Ertesi sabah istikamet Limeni’den Diros Mağarası. Diros Mağaraları, Yunanistan’daki en görülesi yerler listesinde bence ilk beşe girer. (Meteora, Santorini, Acropolis, Delphi ile birlikte)  Burada bulunan Paleolitik ve Neolitik eserler, mağaraların Yunanistan’daki en eski yerleşim yerlerinden biri olduğu gösteriyor. Mağaraların bilinen kısmı, sadece 5.000 metrekarelik bir alanının keşfedildiği 33.000 metrekarelik bir alanı kaplıyor. Bazıları mağaraların Sparta Dağı’na kadar gittiğini söylüyor.

Mani’nin tepesinde, Pirgos Dirou ve Areopolis kenti arasında yer alan giriş, taşlık ama harika bir koydan birkaç metre yukarıda. Mağaralara vardığınızda, 15 EUR’luk biletinizi alın, pahalı evet ama bazı tecrübelerin maliyetine bakılmaz. Mağaraya girdiğinizde merdivenden geçerek teknelerin beklediği yeraltı gölüne yürüyeceksiniz. Size can yeleği veriliyor ve daha sonra mağaralar ve tüneller boyunca yolculuk etmek için direkleri kullanan, ürkütücü şekilde aydınlatılmış ve sarkıt ve dikitlerle süslenmiş, birçoğu ilginç isimlerle süslenmiş bir tekneye biniyorsunuz. Başınızı eğmek zorunda kalacak ve sadece teknenize izin verecek genişlikte bazı bölümlerden geçeceksiniz ama ardından muazzam bir yeraltı odasına gireceksiniz. Tekne gezisi yaklaşık yarım saat sürüyor ve çıkışa 10 dakikalık bir yürüyüşle ulaşılıyor. Teknede resim çekemediyseniz üzülmeyin, en güzel manzara yürüyüş yolunda var.

Mağara çıkışı kendimizi şu aşağıda göreceğiniz berrak sulara bıraktık. Bu kumsal küçükler için çok uygun değil, ama su kristal berraklığında ve muhallebi gibiydi. Nedendir bilmem, ama iyi denizi hep bu şekilde tanımlarım. Şöyle aşırı soğuk olmayan, ama denize girdiğinizi belli edecek kadar serinleme hissi veren, yoğun, koyu renkli…

Daha sonra gene ıslak mayolarımızla rotamızı Gythio’ya çevirdik. Yol üzerinde meşhur Skoutari Beach’e uğradık. Deniz şahane, ama daha da güzeli denizden çıkıp kumlu ayaklarla yemek yenen deniz ürünleri tavernası To Agrekoli (hemen yandaki manzara). Buralarda yediğimiz lezzetlerin hepsini ayrı bir yazıda derledim. İşin güzelliği ortamların çok sade, konforlu olması, bir şort bir mayo ile tatili geçirme olayı…

Bol bol yüzdükten sonra artık gezinin en heyecanlı duraklarından birine, Gythio kasabasının yakınlarındaki Valtaki Beach’te 1981 yılında karaya vurmuş Dimitrios batık gemisine doğru yola koyulduk. Yarımadanın en kalabalık şehirlerinden olan ve önemli bir liman konumundaki kalabalık Gythio’nun içinden denizi takip ettiğinizde tepeden gemiyi ilk gördüğüm anı kolay kolay unutamam. Bu arada, kalabalık dediğim şehirde 5.000 kişi yaşıyor 🙂

Güneşi batık gemi kumsalında batırdıktan sonra Gythio’ya döndük. Kordon boyunca yürüdük, mağazalara bakındık, tavernalardan gelen neşeli kahkahaları dinledik.

Döndüğümüzde çoktan gece olmuş, Eva bizi merak etmiş, soğutulmuş harika bir beyaz şarap, Feta peyniri ve üzüm tabağıyla karşıladı bizi.

Sabah kalkıp doğru Gerolimenas’a hareket ettik. Gerolimenas da, aynı Limeni gibi küçük bir kasaba. Ama ne kasaba… Aslında bu geziyi iki türlü yapmak mümkün, biri çoluk çocuk deniz tatili, diğeri de sevgili ile başbaşa ama bunu tercihan Haziran başı ya da Eylül sonunda yapın. İkinci seçenekte size aşkınızı doya doya yaşayabileceğiniz, Gerolimenas’ta kalabileceğiniz harika bir otel önereceğim. Kyrimai Otel, Avrupa’nın en iyi butik otelleri listesinde, her yıl neredeyse ödül almış, sizi 1870’li yıllara götürecek, ama günümüz konforunu fazlasıyla yaşatan harika bir konaklama alternatifi. Otel kesinlikle ucuz değil, bunu söylemeliyim. Ama bir gece de olsa mutlaka kalınmalı, ödüllü şeflerinin sunduğu harika lezzetler tadılmalı, muhteşem bir Gerolimenas manzarası eşliğinde…

http://www.kyrimai.gr/en

Gerolimenas’ta bol bol yüzdük, sahildeki salaş kahvelerde takıldık, zaten aynı Limeni gibi, bir ucundan başladığınızda 15 dakikada her yeri görmüş oluyorsunuz. Dönüşte Vathia’ya uğradık. Vathia, bir tepenin üzerine kurulmuş ve kimsenin yaşamadığı terkedilmiş bir köy. Burada da yarım saat oyalandıktan sonra Limeni’ye döndük. Bu bölgedeki son gecemizi yine Areopoli’de geçirdik. Arzu edenler bu iki günün bir kenarına Kardamili kumsalını da sıkıştırabilir. Limeni’ye 45 km uzaklıkta. Biz Eva’nın tavsiyesine uyduk, kasmadık.

Ertesi sabah yolumuz uzun olduğu için erkence kalktık. Eva ile vedalaştıktan sonra Gytho üzerinden Mora yarımadasının Girit’e en yakın olduğu güneybatı ucuna doğru yola koyulduk. İstikamet denizinin rengine resimlerden görüp hayran olduğum Elafonisos adası. Eh, herkes Mykanos’a, biz ıssız bir adaya. Yol yaklaşık 120 km, Neapolis kasabasına vardığınızda aracınızla feribota binip 15 dakika içinde adada olabilirsiniz. Elafonisos adası Türkler tarafından çok bilinmiyor, aslında Yunanistan’ın en turkuaz renkli uzun ve tamamı kum plajına sahip. Feribottan indiğimizde 1990ların Bozcadası’na gelmiş gibi hissettim. Kıyı boyunca tavernalar, akın akın gelen Fransız ve Alman gençler, ver elini adanın arka tarafında boylu boyunca uzanan Simos Beach’e. Burası, Avrupa’nın ünlü kamp merkezlerinden biriymiş aynı zamanda, aynı Lost adasına düşmüş gibi, hippi model çocuklar, barakalarda kalıyor, komün hayatı yaşıyoruz, kumsalın girişinde bizi kurallar listesi karşılıyor. Nerede yiyebiliriz, çöpümüzü nereye atmalıyız gibi. Harika. Ve o denizin rengi… Mutlaka görülesi, kesinlikle bol bol yüzülesi. Sahilde uzun bir yürüyüş yapıp iki kumsalın birleştiği kısmı mutlaka görün derim. Burada, yaklaşık 2 saat denizde kaldık, çıkmak istemedik.

Dönüş yolunda sahildeki tavernalardan birinde hızlıca yemek yedik, özellikle kocaman barbunlar çok güzeldi. Güneş batmadan gezinin son durağı Ortaçağ kasabası Monemvasia’ya doğru yola çıkıyoruz. Burası gezimizin en etkileyici duraklarından biri.

Karaya ince bir yolla bağlanmış kocaman bir kaya. Sanki gökten inmiş de unutulmuş gibi. Sonra birileri gitmiş bu kayanın deniz tarafına surlar içinde bir şehir yapmış. Karadan gelirken hiçbir şekilde şehri görmüyorsunuz, çünkü en uçta ve 400 yıldır içinde yenileme dışında hiçbir değişiklik yapılmamış. Dar yoldan kaya parçasında uzunlamasına ilerlerken bir süre sonra tek bir kapı görüyorsunuz, işte heybetli şehrin tek kapısı bu. Zaten Monemvasia tek giriş anlamına geliyormuş. Biz yol boyunca ilerlerken solda tek sıra halinde park edilmiş araçlardan, o tek kapıdan şehre araçla girilmesinin yasak olduğunu doğal olarak anlayamadık, 1 km. lik bir yolu geri dönüp tekrar aşağı inip park aradık, oldukça zor bulduk. Sonra da bavulları yüklenip yokuş yukarı kapıya kadar yürüdük. Çocuklu ailelere, Monemvasia konaklaması için tek bir bavul hazırlamalarını, babanın aracı kapıya kadar sürüp anne, çocuklar ve bavuluJ bırakıp park yerini öyle aramasını öneririm.

Diğer bir seçenek ise Monemvasia’nın kara kasabası Gefira’da kalmak. Burada 50 EUR gibi bir fiyata oda bulabilirsiniz. Bu durumda Gefira’dan Monemvasia kapısına kadar ya yine araçla gideceksiniz, ya da yürüyeceksiniz. İlla Monemvasia’da kalalım, butik otel olsun, Ortaçağ havasını soluyalım derseniz fiyatlar minimum iki katına çıkıyor. (Biz, buraya bir daha ne zaman geleceğiz deyip kalenin içinde Byzantino Boutique Hotel’de kaldık, sezona göre uygun fiyatlar bulmak mümkün.

https://www.hotelbyzantino.com/

Odamıza yerleştikten sonra daracık sokakları, şık dükkânları, müze ve kiliseleri dolaştık. Zaten tümü (eğer en tepeye çıkmayacaksanız ki biz yorgunduk, ama manzara çok güzelmiş) 2 saatte bitiyor. Daha sonra meydana bakan tavernalardan birinde bir şeyler yiyip gelen geçeni izledik. Ertesi sabah Atina’ya yolumuz uzun olduğu için fazla geç kalmadan yattık.

Bazı kaynaklarda Monemvasia’ya 2 gün ayırın diyorlar, bize bir akşam ve sabah iki kere yürümek yetti, özellikle alabildiğine ıssız ve boş Elafonisos adasından sonra burası biraz klostrofobik geldi bana. Aşağıda, Monemvasia’nın uçaktan görünümü var (bu resmi ben çekmedim) Diğeri de tüm dar sokakların çıktığı ana meydanı.

Gezimiz, son günümüzde Monemvasia’da sabah kahvaltısının ardından Atina’ya geçmemizle son buldu.

Bu yazımın iki farklı hedef kitlesi var. Biri çocuklu aileler, diğeri de aşıklar.

Yazıyı iki kitle de okuyup kendine uygun değişiklikleri bütçesine göre yapabilir. Bölgede yemek asla pahalı değil, dolayısıyla belirleyici olan kalacağınız otel. Sadece Perşembe-Pazar gidelim, Gerolimenas Kyrimai Hotel’de iki gece konaklayalım, otelden çıkmayalım da bir seçenek 🙂 Mevsimine göre bu otelde dahi uygun fiyatlar bulunabiliyor. Biz 4 yetişkin bu tatilde yazdığım rota ve otellerle uçak biletlerimiz (çok önceden almak kaydıyla), araç kiralama, benzin ve diğer tüm harcamalar dahil kişi başı 750 EUR gibi bir para harcadık, hiçbir şeyden kısmadık, bol bol yedik içtik. Sonuna kadar da değdi.

Atina’ya gelince, 4 gündür çok özlediğimden çay aradım, yani döner yapmışlarsa çayları da vardır diye. Gene hayal kırıklığı, demleme Türk çayı bilmiyorlar arkadaş…

“Biz çayın yalnızlığa iyi gelen tarafını da severiz. Avuçlarken ince belli bardağı, hücrelere kadar hissettiren sıcaklığında unuttuk yalnızlığımızı…”(Oğuz Atay)

Mora seyahati ile ilgili diğer yazılarım:

Mora Lezzet Lehberi, Nerede Ne Yiyelim yazım için buraya tıklayınız.

Mora Yarımadası’nda Mutlaka Yapılması Gereken 10 Şey için buraya tıklayınız.

Beni instagram ve facebook’tan takip edin, yazılarımın özetleri ve vurguladığım kısımlarından hızlıca haberdar olun. @ayseningezileri

Bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.